There are many variations of passages of Lorem Ipsum available, but the majority have suffered alteration in some form, by injected humour, or randomised words which don’t look even slightly believable. If you are going to use a passage of Lorem Ipsum, you need to be sure there isn’t anything embarrassing hidden in the middle of text. All the Lorem Ipsum generators on the Internet tend to repeat predefined chunks as necessary, making this the first true generator on the Internet. It uses a dictionary of over 200 Latin words, combined with a handful of model sentence structures, to generate Lorem Ipsum which looks reasonable. The generated Lorem Ipsum is therefore always free from repetition, injected humour, or non-characteristic words etc.
08 Temmuz 2010
Top
Lorem Ipsum
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Test t1
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
test t1 19:43
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry’s standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.

12 Kasım 2009
Big Bang Theory Gerçek Değildir İnanmayınız
Sömürü ve Zombilerden Kurtulma Yolları
Geçenlerde televizyonda Big Bang Theory’i izledim. Çok sıkıcı ve dandik bir yapım gerçekten. Gerçek hayatta o kadar mal insanlar olacağına ihtimal vermiyorum. Aşırı zeki, sürekli bir yerlere gönderme yapan, berbat giyinen kişilerin varlığına inanmıyorum. Zombilere inanırım, uzaylılara inanırım ama bunlara hayatta inanmam. Elbette dizi ABD’de geçiyor ama orada bile böyle adamlar olamaz. Resmen geek ve nerd olma kavramlarını sömürüyorlar yahu, Turkcell’in küçük çocukları Cellocan diye sömürdükleri gibi. The OC ve oradaki esas oğlanın arkadaşı Seth Cohen ile başlayan koleksiyoner, bilgili, zeki ama sosyal anlamda sorunları olan gençleri kullanmak moda oldu anlaşılan.

Zombiler diyince bundan birkaç yıl önce aldığım ve canım sıkılınca ara ara okuduğum güzel bir kitabı tanıtmak istiyorum. Robin Hood: Men in Tights gibi sevdiğim, geyik bir filme imza atan Mel Brooks’un kendisi gibi çılgın ve zombilere sarmış oğlunun kitabından bahsedeceğim. The Zombie Survival Guide, zombilerden kurtulma kılavuzu diye çevrilebilir. Max Brooks’un ilk kitabının oldukça eğlenceli ve okunabilir olduğunu belirtmem gerek öncelikle. Kitapta olası bir zombi istilasında yapılması ve yapılmaması gerekenler belirtiliyor. Her türlü mekan ve zamanda olası senaryolar üzerinden giden kitapta öncelikle zombiler tanıtılıyor. Ardından hangi ortamda kullanılması gereken silahlar ve giyilmesi gereken kıyafetten, kullanılması gereken araçlardan bahsediliyor. Dövüş teknikleri, savunma ve hücum planları en ince detayına kadar anlatılırken kitabın sonunda yaşanmış ve raporlara geçen zombi saldırıları ülke ülke açıklanıyor. Şimdi kitapta dikkatimi çeken bazı noktaları paylaşacağım:

Öncelikle bol kıyafetler giymeyin ve saçlarınız mümkün olduğu kadar kısa olsun diyor Max Brooks. Zombilerin içgüdüsel olarak hareket eden ve canlı varlıkları yakalamaya çalıştığı belirtilirken, bol, ipleri sarkan ya da bol cepleri olan kıyafetlerin bir ziyafet sofrasında bulunmanıza davetiye açabileceğinden değiniliyor. Sonuçta haklı, zombilerin mekanizması yakala-ısır-ye olarak çalışıyor. Benzer şekilde uzun ve dağınık saçların da böyle bir tehlike yaratabileceğinin altınız çiziyor Max Brooks.

İkinci olarak şöyle bir senaryo ortaya atıyor yazarımız. Zombilerden kaçıyorsunuz ve ormandasınız. Bu durumun avantaj ve handikapları en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Fındık, meyve, ceviz gibi besinlerle yaşama süresinin uzayacağını, etraftan gelen hayvan sesleri yüzünden zombilere karşı hazırlıksız kalınabileceği belirtiliyor. Bu durumda kalırsanız öncelikle büyük ve yüksek ağaçların tepelerine çıkın ve büyük dallarda uyuyun. Elbette bir diğer önemli sorun helikopterle yardım gelirse ortaya çıkıp, yardım isteyebileceğiniz bir durum söz konusu değil. Yani kurtulmak için kendi başınıza kalıyorsunuz.

Deniz yoluyla zombilerden kaçmaya çalışıldığı zaman bazı noktaların gözden kaçırılmaması gerekiyor. Öncelikle yeterli erzakınız olması gerek. Sonuçta denizlerde, nehirlerde kirlilik var ve bu durumda zombilerden değil ama yediğiniz deniz canlısından ölebilirsiniz. İzlemeniz gereken yolu önceden bilmeniz gerek, yoksa çıkmaz yol, bataklık, şelale ya da kayalık varsa yolculuğunuz başlamadan biter. Belli bir derinlik sınırınız olsun, 3 metre. 3 metreden daha sığ yerlerde demir almayın ya da geçmeyin aksi takdirde denizin altında yürüyen (bkz. Land of the Living Dead) zombilerin hedefi olabilirsiniz. Demir attıktan sonra rahat olduğunuzu düşünebilirsiniz diyor Brooks fakat zombiler demiri kullanarak gemiye ya da tekneye çıkabilir diye eklemekten de geri kalmıyor.
Kısaca zombiler tehlikeli bulaşmaya gelmez ve eğer tedbirinizi şimdiden almak isterseniz bu kitabı mutlaka okuyun. Bu arada Max Brooks’un kitabından sonra aynı mantıkta yazılan bir vampir kitabı çıkmış meraklılarına duyurulur, yazarı Scott Bowen.
03 Kasım 2009
2009 Kitap Şenliği – 28. İstanbul Kitap Fuarı
Havaların bozmaya başlaması ve E-5′teki yol çalışmalarının artmasıyla beraber ulaşması yine bir hayli zorlaşan Tüyap Kitap Fuarı adıyla anılan İstanbul Kitap Fuarı da kapılarını açtı. 28.si düzenlenen fuar, son 13 yıldır olduğu gibi bu sene de Tüyap Beylikdüzü‘nde. 31 Ekim‘de başlayan fuar 8 Kasım Pazar gününe kadar açık.

Ana tema “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri“ olarak belirlenmiş. Bu kapsamda fuarın onur yazarı/konuğu da ünlü şair ve çevirmen Cevat Çapan olarak seçilmiş.
Fuarın bu sene getirdiği yeniliklerden birisi “Uluslararası Salon“. Fuarın ilk 4 günü açık olan salonda pek çok Avrupa ülkesinin kültür merkezleri ağırlanmış.
Doğan Hızlan‘ın kitaplığının bir kısmı da bu sene fuar kapsamında Heybeliada Salonu‘nda sergileniyor. Salonun adı da fuar boyunca Doğan Hızlan Kitaplığı olarak anılacak.
Fuarın şüphesiz en ünlü konuğu son yıllarda kitapları “çok satanlar“dan düşmeyen Adam Fawer‘dı. “Olasılıksız” ve “Empati” kitaplarının yazarı Adam Fawer, fuarın açılış günü yaptığı söyleşide kişisel ve yazarlık hayatı hakkında bilgiler verdi. (En enteresanı ise kendisinin aslında bir istatikçi olması ve yıllar önce tek gözünü kaybettikten sonra yazarlığa başlaması sanırım. Bir nevi “hayatım döndü” hikayesi.) Fuarın 2. günü ise yazarın imza günü vardı.
Fuarın en önemli konuklarından biri de Mısır‘da kadın sünnetini engellemek için yaptığı eylemlerden dolayı hapse dahi giren, “İslamiyet ve Kadın” üzerine pek çok kitap yazmış olan Naw-al El Saadawi‘ydi. Yazar, Ece Temelkuran ile birlikte 1 Kasım’da bir söyleşi gerçekleştirdi.
Benim için fuarın en önemli günü 7 Kasım Cumartesi. Favori yazarlarımdan Hakan Günday imza günü için 15:00-17:00 arasında Doğan Kitap‘ta olacak. Çevremde seferberlik ilan edip eşe dosta okusun diye verdiğim Hakan Günday kitaplarını geri çağırma başlattım.
Şahsımca fuarın en ilginç söyleşisi de kapanış günü yapılacak. Okuyan Us Yayınları‘nın “Okuyan Uslanmaz” isimli söyleşisinin konuşmacıları Cem Mumcu, Pelin Batu, Teoman, İrfan Karakoç, Didem Nur Güngören.
Bir başka ağır top(!) da Night and the City, Freedomland ve Ransom gibi birbirinden tırt filmlerin yazar kadrosunda yer alan Richard Price. Yazarın, 7 Kasım günü “Roman Yazarlığı ile Hollywood Filmleri Senaryo Yazarlığı: Nasıl Bağdaşıyor?” isimli söyleşisi var. Sanırım Hollywood filmlerindeki hikayelerin nasıl en uygun şekilde apartıldıklarından bahsedecek.
Şimdilik biraz önbilgi verdik; önümüzdeki hafta da fuardan izlenimlerle karşınızda oluruz…
02 Kasım 2009
Bir Bestseller Olarak Çizgi Roman ve Tenten’in Cinsel Hayatı
Geçenlerde gittiğim bir D&R şubesinde sevgili büyüğümüz Doğan Hızlan’ın seçtiği kitaplar gibi bir bölüme denk geldim. Muhterem Hızlan’ın seçtiği kitaplardan bir tanesi de son zamanlarda bir furya halini alan klasiklerin çizgi roman versiyonlarıydı. Denk gelmişsinizdir, Kafka, Shakespeare, en son çıkanlardan Marx ve Edgar Allan Poe diye devam ediyor liste. Küçüklüğümden beri çevremdeki güzel insanlar tarafından “olm bu ne? Sen Tom ve Jerry de izliyorsundur kesin”, bunları okuyacağına derslerine çalış, kitap oku biraz” gibi laflarla ezildiğim için hoşuma gitmiyor değil. Ama aynı zamanda içten içe o kitapları alan yeni nesile gıcık oluyorum. E, popüler olmadan önce güzeldi buralar. Bu arada belirtmem gerek D&R’ın bir adam yatmış karısı tekne tarzındaki TV reklamını beğenmiyorum. Yani en azından Spiderman hakkında olanını. Neden? Çünkü Spiderman aslında sinema filmi ve DVD satışını patlatmak için kullanılacak bir figür değil. Gidip “adamın biri varmış zıplıyormuş hopluyormuş, mahallenin cana yakın dostu koruyucusuymuş… böyle şeyler çizgi romanda olur” deseler ne olurdu. Gayet güzel olurdu ve böylelikle çizgi romana olan ön yargının da önüne geçmiş olurlardı. Neyse artık ne yapalım. (bu arada en son ziyaret ettiğimde Tom Waits ve bazı Led Zep albümlerinde indirim vardı, 14 TL mi neydi, ilgililere duyurulur)

Bu furya almış başını gitmişken, özellikle dünya klasiklerini manga olarak piyasaya çıkartan Everest yayınlarının bir dünya klasiği olan Kavgam’ı (Mein Kampf) ne zaman Türk okuyucusuyla tanıştıracağını ciddi ciddi merak ediyorum. Japoncası yakınlarda çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
Doğruya doğru ben öyle Tom Miks, Teks ya da Dylan Dog’cu değildim küçükken. Gayet masumane bir biçimde babamın Tenten’in Esrarengiz Yıldız’ı almasıyla başladı, YKY’den çıkan bu güzel dergiyle yürü ya kulum dedim ve devamı geldi. Genellikle küçümsenen çizgi roman ve action figure(bildiğin oyuncak) koleksiyonu gelişen teknoloji ve bilgiye erişimle daha rahat anlaşıldı ve ulaşılabildi. Hatırlıyorum Gerekli Şeyler henüz Reasürans’taydı ve ben oraya ilk kez gittiğimde Avrupa’ya gitmiş kadar olmuştum, hem de daha önce adım atmamış olmama rağmen. Figürlerin, çizgi romanların ya da benzeri magic kartlarının falan büyülü bir atmosferi vardır ve o tarz herhangi bir dükkanda herkesin ilgisini çeken bir parça bulunur büyük ihtimalle. Ya 1972 model bir çizgi roman, ya tangası veya meme ucu gözüken bir anime heykelciği ya da ucuzluk bölümü. Özellikle ucuzluk bölümlerine hayran olurum. Ayrı bir başlık açmam gerek sanırım ilerleyen günlerde ucuzlukla ilgili. Burada anne tarafından aldığım genleri kullanırım. Kocaman bir tezgahtaki oyuncakları ıvırları zıvırları altüst edip dağıtırım. Terkos pasajına girmiş kız gibi olurum resmen. O da bir sanattır ama ona da bir sonraki yazıda değineceğim. Ama işte dediğim gibi böyle güzel mekanlarda herkesin hoşuna giden bir şey vardır, Mango’da kız arkadaşını bekleyen erkek sendromuna girmez kimse. Hediyelikler bile güzeldir.
Bu kısa girişten sonra bu yazıdaki konumuzu anlatmaya çalışalım

Tenten gay miymiş? Yağdı yağmur çaktı şimşek!!
80 yıl önce Belçikalı Herge tarafından yaratılmasına rağmen çizgi roman kahramanı Tenten’in cinsel kimliği hakkında tartışmalar dinmek bilmiyor. Ailesi, okulu, hatta çalıştığı gazeteler (sanırım sadece Tenten Amerika’da)hariç pek bilinmiyor. Okuyucu bu konularda meraklanacağına daha çok cinsel kimliği hakkında ileri geri konuşuyor. Elbette hiç kız arkadaşı olmaması ve bu konulara ilgi göstermemesi enteresan bir konu. Özellikle küçük oğlan çocuklarına şefkatli davranması, en yakın arkadaşlarının bıyıklı, orta yaşlı erkekler olması, hayvanlı porno diyebileceğimiz kategoriye girecek kadar hayvanlarla içli dışlı olması Tenten’in cinsel hayatını ilginçleştiren öğelerden. Yani Hopdediks’in bile aşık olduğu bir çizgi aleminde parlak çocuk Tenten ne yapar? Neden böyledir? Utangaç mıdır? Belçikalı anarşist-sanatçı Jan Bucquoy’a göre Tenten seks yapıyor. Her ne kadar Herge derneğinin kurucusu ve Herge’nin ikinci karısı olan Fanny Rodwell karşı çıksa da mahkeme kararınca 1992’den beri Tenten’in cinsel hikayelerinin yazılmasına izin var. Tenten’in Cinsel Hayatı(La vie sexuelle de Tintin) başlığıyla yayınlanan bir hikaye, Kastafiore’nin Mücevherleri hikayesiyle aynı şekilde başlıyor. Bazı yeni çizimlerle birlikte Tenten, Kastafiore ile gayet samimi görüntüler veriyor. Bu gazla birlikte yeni birkaç hikaye piyasaya çıkmış:
La Mariage de Tintin. Tenten’in Evliliği. Bu hikayede yaramaz küçük bir fahişeyle evlenen Tenten’in maceraları anlatılıyor. Tenten Tayland’da isimli iki bölümlük güzel sayı ise oldukça komik. Tayland’a seks tatiline çıkan kafadarlar, Turnusol, Hadok ve Tenten şatoda Nestor, Milu ve siyam kedisini bırakıyorlar. Aslında kocasını arayan kadına yardım etmek için yola çıkan Tenten ve tayfası daha önce Duponlar’ın yardım ettiğini ama sonuç alamadıklarını öğreniyor. Ziyaretleri sırasında niyetlerini bozan kafadarlar genelevlerin olduğu yerlere falan gidiyorlar ve bir bakıyorlar Güney Amerika’da San Theodoros isimli ülkede general olan sürekli devrilip tekrar tahta çıkan General Alkazar seksi striptizcilerin çalıştığı bir bar işletiyor… Netten bulunup okunmalı kesinlikle. Bu arada bizim karakterlerin hepsi cinsel ilişki yaşıyor, bunu da belirtmek isterim. Hepsinin skoru var (buna Nestor ve Fındık da dahil)
Tenten evreninde herkes Kaptan Hadok’u Tenten’in tokmakçısı olarak görür fakat bence asıl elemanlar Düpon kardeşlerdir, Sürekli garip, etnik kıyafet giyen, Freddy Mercury tarzı bıyıkları ve birlikte yaşayan bir çift kardeş. Kol kola yürümelerini hesaba katmayı unutmayalım. Evet ben de şu an biraderle yaşıyorum amma velakin bu arkadaşların bir kıza da baktıkları hatta aşık oldukları da görülmemiştir. Eh yani pes diyorum ve ilerde vizyona girecek Tenten filmi için heyecanlanıyorum. Sadece yönetmen Spielberg ve Shaun of the Dead ile Hot Fuzz’da harikalar yaratan Simon Pegg ve Nick Frost’un Dupon kardeşler rolünde neler yapacaklarını merak ediyorum bu konuya nasıl yaklaşacaklarını görmek için. Belki o zamana kadar her şey çözülmüş olur, kim bilir.
Bu arada okuduğum bir makale Tenten’in büyümemesinin, sakallarını kesmemesinin yani hormonal sorunu olmasının nedeni olarak birçok patlama yüzünden kafaya darbe alması olduğunu açıklamıştı. Beyin travmaları geçiren karakterin başına aldığı darbeler sebebiyle hormon dengesi nanayı yemiş vaziyette. Kanada’ın Quebec kentinde yapılan araştırma sonucunda ortaya çıkan sonuçlar gayet komik Tenten’de hypogonadotropic hypogonadism rahatsızlığı varmış ve bu rahatsızlık sebebiyle hormonal dengesizlikler görülebiliyormuş. İşte bu yüzden sakalı çıkmıyor ya da yaşlanmıyor 80 yaşındaki ihtiyar delikanlı Tenten’in. Toplamda 50 önemli darbeye, zehirlenmeye ve patlamaya maruz kaldığı tespit edilmiş. Bunların sonucunda da beyni saçmalamış. Acaba bizim Simpson ailesi de bu hastalıktan mı muzdarip? Ne diyelim tanrı bilim ve bilim adamlarını kutsasın…
Son not:
Dün Sam Raimi’nin Drag Me To Hell’ini izledim. Sevinerek söylemem gerek, Sam Raimi kendini bulmuş. Spiderman serisiyle hem kendini hem karakteri çöküşe sürükleyen Raimi, yeni filmiyle Evil Dead serisinin izinden gitmiş. Muhteşem ayrıntılar, espriler ve oyunculuk. Alison Lohman’ın kediyi kesmeden önce yaptığı mimik bile beni hayran bıraktı. O ne biçim bakıştı, sanki içine Bruce Campbell girmiş. Cansız varlıkla girilen rekabet, havaya uçan insanlar, ani ses ve görüntü bombardımanı kesinlikle tatmin edici. Bazı kutsal ilgi kaynaklarında filmi Ringu ya da Scary Movie ile kıyaslayaları Lamia’ya havale ediyorum ben sadece.
31 Ekim 2009
88
88
Spor salonlarını severim. Fırsatlar el verdiği, cebime mahcup olmadan elimi sokabildiğim sürece de gitmeye özen gösteririm. Fark ettiğim üzere insanların spor salonuna geliş amaçları muhtelif. Kimisi büyümek, kimisi küçülmek için geliyor mesela. Şu an merkezin kayıtlı 88 müşterisi var. İçlerinde sürekli gelip çakı gibi bir vücuda sahip olanlar olsa da (çakı gibi vücudu olunca kadınları kesmenin daha kolay olduğunu düşünüyorlar) aslında salona gelenlerin çoğu, bir misyon kapsamında dahil oluyorlar. Belirli bir dönemde fazlalık olan kilolarını vermek için gelip, işleri bitince de salonu terk ediyorlar. Egzersiz aletlerini mecazi anlamda da “kullanmış” oluyorlar. Ayıp onlara.
87
Benim amacım, salona gelen diğerleriyle pek örtüşmez. Mesela şu an yanımdaki koşu bandında hızla ilerleyen kız. Onun buraya geliş amacı, önümüzdeki 3 ayda 20 kilo vermek iken, benim buraya geliş amacım onun bizzat kendisi olabilir. Kısmete bağlıdır.
- Merhaba, buraya yeni geldiniz galiba
- Evet evet ilk günüm
- Nasıl gidiyor çalışmalar?
- Çok iyi, daha ilk günden bir kilo verdim sanırım.
- Süpermiş, sen yine de çok acele etme kilo verirken, ne iş yapıyordun bu arada?
- Öğrenciyim
- Hadi ya, yaşın kaçtı ki
- 87
- hı?
- 87 doğumluyum yani
- Ha, desene… İsmin nedir?
- Burcu
Yirmi iki yaşında genç, ve biraz da şişman bir öğrenciydi Burcu. Bu diyalogun hemen ardından bana ismimi ve mesleğimi sordu.
84
Garsonluk. Daha önce bu işi yapacağımı düşündüm desem yalan söylemiş olurum. Zaten sadece bir süreliğine yapacağım. Büyük bir restoranda iki ay önce işe giren Halil abi bir gün yanıma gelip “oğlum boş boş oturma burda, sana iş versem yapar mısın?” dedi. “Parası iyiyse ve legalse, yaparım” dedim. Halil abi yüzüme boş boş baktı. Eğer 1984 tarihli Blood Simple filmini izlemiş olsa beni anlayacak, en azından inceden bir gülümseyecekti.
Şaka maka garson olarak işe başlamıştım. İş çıkışlarında üç günde bir spora gidiyor, haftada bir de Burcu ile karşılaşıyordum.
- Nasıl gidiyor çalışmalar?
- Süper gidiyor, 4 kilo daha verdim, bu gidişle 2 ayda ideal kiloma kavuşacağım
- Neden bu kadar hızlı kilo vermeye çalışıyorsun
- Ya sorma (sormuştum), sen yabancı değilsin anlatayım (aslında yabancı sayılırdım, sadece iki kez karşılaşmıştık)
Ve böylece Kaan dosyası açılmış oldu. Kaan, Burcu’nun eski erkek arkadaşıydı ve kendisini kiloları yüzünden terk etmişti. Yani kilolarının hepsi için değil, fazla olan 20 tanesi için terk ettiği de söylenebilirdi. Burcu da buna fazlasıyla hırslanmış ve intikam için an kollamaktaydı. Amacı 3 ay sonra yapılacak olan ve ikisinin de büyük ihtimalle katılacağı okul toplantısında zayıf ve güzel olarak Kaan’ın karşısına çıkıp nispetin şahını yapmaktı. Bu konuda en büyük yardımcısı olmayı umuyordum.
79
Garsonluğa yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. Sonuçta kısa bir süre sonra unutacağım günlerdi ve keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Dünya üzerindeki pek çok ünlü, bir zamanlar harçlığını çıkartmak için böyle küçük işler yapmıştı. Tony Blair, İngiltere Başbakanı olmadan önce bir süre Fransa’da garson olarak çalışmıştı. Onun yolundan gidiyordum. Gerçi annemin kuzeni Rıfat amcam da cinnet geçirip ahırındaki tüm hayvanları öldürmesinden önce bir süre Bursa’da garson olarak çalışmıştı. Ama onun yolunda gitmek gibi bir niyetim olamazdı. Garsonluğa alıştıkça, işten aldığım keyif de artıyordu. Öncelikle yaptığım iş kesinlikle bir takım işiydi ve iletişim halinde olmamız gerekiyordu. Birbiriyle aleni olarak konuşan garsonlar hoş bir izlenime kaynaklık etmeyecekti ve bizim de iş üzerindeyken çeşitli jestlerle iletişim kurmamız lazımdı. Mesela şef garsonun burnunu kaşıması mutfakta toplanmamız gerektiği anlamına geliyordu. Garsonlardan herhangi birinin ayağıyla diğerinin ayağına hafifçe vurarak bir numara söylemesi, o numaralı masadaki kişiden hoşlanılmadığı anlamına geliyordu. Birisi ayağıma dokunup “79” derse, 79 numaralı masadaki müşteriye bir şeyler yapmam gerektiği anlamına geliyordu. Ben en fazla kirli çatal filan verebiliyordum, ama ekibin geri kalanı daha yaratıcıydı. Hele Ahmet o kadar yaratıcıydı ki, çok sinir olduğumuz biri çıkmadıkça ona numara söylemekten korkuyorduk.
Metin’in sağ gözünü kırpması, günün çorbasının tükendiği anlamına geliyordu. Sol gözünü kırpması ise sonunda bunu yapmayı başardığı anlamına geliyordu. Metin sol gözünü kırpmayı beceremiyordu.. Yanıma geldiğinde ne diyeceğini anlamaya çalışıyordum. Koluma dokundu ve 19 dedi. 19 numarada bi pislik var gibiydi. Elime kirli bir bardak alıp masaya doğru ilerledim. Masada sürpriz bir konuğum beni bekliyordu.
- Aa Burcu hoş geldin, nasıl denk geldi böyle?
- Denk gelmedi, bilerek geldim
- Aman tanrım! İşte bu (bu sadece aklımdan geçti, kıza bunu söylemedim)
- Ne güzel yaptın ya, napıyorsun nasıl gidiyor? (bunu söyledim)
- İyi, çok güzel, görüşmeyeli 5 kilo daha verdim.
- Süper haber bu, ne yersin ne ısmarlayayım sana?
- Ismarlamak olmaz. Sen neyiniz iyiyse ondan getir, ben öderim.
- Lan defol git çeken bi yere o zaman (bu yan masada telefonla bağrışan adamın sözleriydi, kıza bunu söylemedim)
- Ben yemeği getireyim de sonra konuşuruz bunu. (bunu söyledim)
Kendisine güzel bir yemek ısmarladıktan sonra artık iyice yakınlaştığımızı hissediyordum. Her hafta belirli bir gün spor salonunda buluşmak üzere sözleştik.
78
Ethem’in tepsiyi sağ elinden hızla sol eline geçirmesi, yemeklerin bir kısmının yandığı anlamına geliyordu, bir süre sonra tekrar sağ eline alırsa, çok büyük bir kayıp olmadan atlatıldı, yine de temkinli olun anlamına geliyordu. Nuri’nin ellerini bebek sallıyormuş gibi yapması bir çocuğu olduğu anlamına geliyordu. Nuri henüz böyle bir şey yapmamıştı ama karısı 278 günlük hamileyken böyle bir hareket yapması, kesinlikle bu anlamı çıkartmamızı gerektirirdi.
Akşam spor salonunda Burcu’yla buluşuyorduk. Bana verdiği kilodan ve intikam planından bahsediyordu.
77
Fikret’in şampanya bardağını ters çevirerek servise götürmesi kaliteli şampanyanın azaldığı anlamına geliyordu. Bu durumda müşterileri o gün için diğer içeceklere teşvik etmemiz gerekliydi. Fikret’in şampanya bardağını gecenin sonunda tekrar düz olarak götürmesi sorunun hallolduğu anlamına geliyordu. Fikret’in sol serçe parmağını aşağı yukarı oynatması ise hiçbir anlama gelmiyordu. Fikret’in parmağında tik vardı.
Akşam spor salonunda Burcu’yla buluşuyorduk. Bana Kaan’ın ne kadar soysuz biri olduğunu anlatıyordu. Daha iki gün önce girdiği Facebook’ta bugüne kadar 77 arkadaş edinmişti. Bunların çoğu da kızdı. Kızdım ben de, Kaan’a.
77
Şef garsonun servis yaparken hızlı yürümesi, işleri hızlandırmamız gerektiği anlamına geliyordu. Şefin servis yaparken topallayarak yürümesi ise, ayağından sakatlanmış olabileceği anlamına geliyordu. Yoksa niye topallasın koca adam.
Akşam Burcu’yla buluşuyorduk. Çok üzgün görünüyordu. Son görüştüğümüzden beri hiç kilo veremedim dedi. “Kilo verme konusundaki bu saplantını rahatsız edici buluyorum” dedim. Burcu yüzüme boş boş baktı. Eğer 1977 tarihli Star Wars filmini izlemiş olsa beni anlayacak, en azından inceden bir gülümseyecekti.
75
Çetin’in servis yaparken hafifçe geğirmesi, mutfakta kola içtiği anlamına geliyordu. Kaç kere dedim vermeyin diye.
Akşam Burcu’mla buluşuyorduk. Çok yakınlaşmıştık artık. Bana okulun toplantısına beraber gitmeyi teklif etti. Böylelikle Kaan’a daha büyük bir nispet yapmış olacaktı. Fikrinin değişmesine imkan vermeyecek kadar kısa sürede (0.75 saniye) kabul ettim.
70
Arif’in papyonuna üç kez art arda dokunması bugün fazla iş yapamayacağı anlamına geliyordu. Arif’in papyonunu hafifçe gevşetmesi ise sıcaktan bunaldığı anlamına geliyordu. O da insan tabi.
Akşam Burcu aradı. Toplantıya benim gelemeyeceğimi haber verdi.. Şimdi öğrenmiş. Sadece 70 kişilik bir yer ayrılmış ve gelenlerin hepsi okulun mezunu olmalıymış. Ama üzülmemem gerekiyormuş çünkü kalbi hep benimleymiş. Telafi etmek için toplantıdan sonra restorana gelecekmiş. Ne güzel, dedim. Beni gerçekten seviyordu. O anda, ona bir sürpriz hazırlamaya karar verdim.
68
Restoranda her şey istediğim gibiydi. Burcu geldiği anda Fikret bardakları birbirine vurup bana haber verecekti. Ben Ethem’e bakıp burun deliklerimi açacaktım. Bu, kalp şeklindeki pastanın mutfaktan çıkarılması anlamına geliyordu. Sonra Şefe dönüp elimi ceketime sürtecektim, bu ise gülleri masaya sermeye başlayın anlamına geliyordu.
Merak içinde beklerken Fikret’in bardak sesini duydum ve heyecan içinde harekete geçtim. Metin koluma dokundu ve 68 dedi. Plan kusursuz işlerse Burcu’ya görülebilecek en romantik şekilde çıkma teklif edecektim. 68 numaralı masaya yürüdüm ve Burcu oradaydı. Yanına yaklaştım. Gayet mutlu ve zinde gözüküyordu. Tüm fazla kilolarından kurtulmuştu. Burcu’nun bu kadar mutlu olması, kendisinden daha çok birini memnun ettiyse, o da masada yanında oturan uzun saçlı çocuktu.
- Bu, sana bahsettiğim arkadaşım Kaan
dedi.
- Oha
demek uygun olurdu ama ben
- Hadi ya ne güzel, memnun oldum
dedim.
- Biz de toplantıdan çıkıp soluğu burada aldık işte.
dedi
Üç aydır intikam hırsıyla yanıp tutuştuğu Kaan, 20 kilo vermiş Burcu’yu görünce tekrardan tav olmuş, Burcu da intikamını bir dahaki terk edilişine bırakmış gibiydi. Hiçbir şey olmamış gibi yanyanaydılar. Birlikte baya da mutlu gözüküyorlardı. Sinirle geri geri yürüdüm. Bir an aklımdan Ahmet’i çağırıp, ayağına dokunup “68” demek geçti (79 başlıklı bölümü okuyanlar hatırlayacaktır) ama içim el vermedi. Mutfağa doğru yürüdüm. Ethem ve Şef işaretleri almak için beni bekliyorlardı. Ceketimi ve papyonumu çıkarıp yere attım. Bu, işi bıraktığım anlamına geliyordu. Şef ceketi çıkarmamı yanlış anlamış olacak ki kızın masasına çiçekleri yollamaya başlamıştı bile.
84
İşi bıraktıktan sonra soluğu en rahat hissettiğim yerlerden biri olan spor salonunda aldım. 84 kilo olmuştum ve bir an önce fazlalıklardan kurtulmam gerekiyordu. Koşu bandında koşarken telefonuma bir mesaj geldi. Af diliyordu Burcu, hiçbir şey Kaan’ın yerini tutmuyor yazıyordu. Affetmeyip de ne yapacaktım. Kendimi fena halde ekilmiş gibi hissediyordum. Koşu bandına baktım. “Ulan ikimizde 20 kiloyu verene kadar iyi olduk, sonra Beyaz Geceler’deki gibi atıldık bi köşeye” dedim. Koşu bandı yüzüme boş boş baktı. Eğer 1848 tarihli Belye Noçi romanını okumuş olsa beni anlayacak, en azından inceden bir gülümseyecekti.
29 Ekim 2009
11′e 10 Kala Zamana Müdahale
Belgeseli “Oyun” ile tanıdığımız Pelin Esmer, ilk kurmaca uzun metrajıyla karşımızda. “11e 10 kala” ve baş karakteri Mithat Bey ilgili dağınık düşünceler ise bu yazıda.

Pelin Esmer daha önce “Koleksiyoncu” adlı orta metraj belgeselinde konu ettiği amcası Mithat Bey’in hikayesini bu kez de kurmacayla karıştırarak anlatmak istemiş. Mithat Bey evini çok geniş bir koleksiyon ile farklı bir yaşam alanına dönüştürmüş ve zamanında bu yaşamı eşine tercih etmiştir. Şimdi ise apartmanın yıkılması gündemdedir ve bu Mithat Bey için koleksiyonunu, yaşamını kurtarma ve savunma çabası demektir. Bu çabaya, kendi yaşamını kurtarma çabası gösteren kapıcı Ali de bir şekilde dahil olur.
Film boyunca Mithat Bey’in yaşamına dair pek çok malumat ediniyoruz. Gençliğinde burs alarak Stanford Üniversitesinde teknik bir eğitim görmüş, ancak geri döndüğünde bu bilgisini kullanıp geliştirebileceği bir alan bulamamış, emniyet teşkilatında görev yapmış vs. Koleksiyonerlik ve biriktiricilik ise genç yaşlarındayken bir tutkuya dönüşmüş, bu uğurda önce eşinden ayrılmış daha sonra da giderek yalnızlaşmış. Bu yalnızlaşmaya tanıklık eden veya belki de bu yalnızlığı bozan yüzlerce nesne ise her geçen gün Mithat Bey’in emniyet apartmanındaki evine bir daha çıkmamacasına girmiştir.

Bu yüzlerce nesnenin içinde ses kayıtlarından günlük gazetelere, kan aldırdığı enjektörden yeğenine aldığı oyuncağa kadar hayatının bir yerinde ilişki kurduğu her şey eksiksiz bir biçimde mevcut bulunuyor. Buna rağmen Mithat Bey ne bir çöp evde yaşıyor ne de bir müzede. Mithat Bey evini zamandan doğma bir zamana dönüştürmüş. Bu yeni zaman –her ne kadar bu zamanı görünür kılan nesneler, ana zamanı görünür kılan nesnelerden daha eskiyse bile- zamanlar arası bir yaşayıştan can buluyor. Ve bu zaman, koca bir şehri ve daha geniş bir bilgi dünyasını rahatlıkla içine alan aynı zamanda da çok kişisel bir zaman.
Emniyet Apartmanının kapıcısı Ali içinse zaman ve şehir, apartman ve çevresiyle sınırlıdır. Mithat Bey’le ilişkiye girdikten sonra zamanı biraz daha genişlemese bile Ali’nin şehri büyümeye başlar. Mithat Bey’in koleksiyonunun eksik parçalarını toplamak için yıllardır oturduğu şehrin hiç bilmediği merkez yerlerine seyahat eder. Emniyet apartmanının geleceğine dair de Mithat Bey kadar umutlu değildir, koleksiyonun parçalarını toplarken kendine yeni bir iş ve rutubetsiz yeni bir ev bakar.
Mithat Bey tarihli yaşayan ve bunu somutlaştıran bir insan. Koleksiyonerliğini ve yaşamını bir nostalji olarak görmek ise büyük bir haksızlık. Tüm bu geçmişi imleyenler, geçmişi dondurup zamanı durdurmaktan ziyade zamanı işler kılan ve yaşamı görsel bir inşaya dönüştüren bir akrep, bir çentik veya bir yapraktan ibaretler. Ancak diğer apartman sakinleri bu zamandan ve yaşayıştan etkilenmişe benzemiyorlar. Yıkılma tehlikesi olan Emniyet Apartmanının yeni, daha güvenli bir siteye dönüşme fikrini bir kez olsun düşünmeyen Mithat Bey, koleksiyonunun da bir parçası olan Emniyet Apartmanını onarmanın mümkün olduğunu söyler. Yaşayan bir geçmişi anlamadan yıkıp yerine yenisini çıkmak, tarihsiz temelsiz ruhsuz bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Tek sorun tavandan damlayan sudur. Gazeteleri ıslatıp erittiği takdirde bu Mithat Bey’in zamanına bir müdahale olacaktır.

An aslında bir bütündür. Ve eğer bu bütünü kendin oluşturuyorsan, o günkü eksik gazete zamana müdahaledir. Ya da İstanbul Ansiklopedisinin 11. cildi ne kadar değerli olursa olsun, 10 cildin yanında durmuyorsa bu, bütünü imkansızlaştıracaktır. Zaman, insan kalabalıklaştıkça daha da imkansızlaşacaktır.
Ali, diğer apartman sakinleri gibi niyet olarak ve onlar kadar doğrudan olmasa da Mithat Bey’in zamanını bozar. Mithat Bey’e bir jest yapmak isteyip 11. cildi edinmeye uğraşan Ali, diğer 10 cildi çabucak gözden çıkarabilmiştir. Aslında Mithat Bey de Ali de zarar vermeye çalışmasalar da biraz bencil kişilerdir. Ama Mithat Bey’in bencilliği biraz daha tercih edilmiş olarak gösterilirken Ali’ninki biraz zorunluluktandır.
Sonuç olarak Mithat Bey’in zamanına karşı yapılan tacizler aslında kendi inşasından bir şeyler çalsa da istemeden ona yeni bir şeyler de katıyor, zamanını bozsa da zamanını yaşar kılıyor. Mithat Bey ise belki bir bilgelikle belki de çaresizlikle kabullenip, yaşamını, anını, zamanını, geçmişini muhafaza etme çabasına devam ediyor.
Çağrışım Kutusu:
L’heure D’été (Summer Hours / Yaz Saati)
Yön: Olivier Assayas/2008
21 Ekim 2009
fil-hakika.org

Merhaba,
Sizin de farkında olduğunuz üzere bugün itibari ile (20 Ekim 2009) fil-hakika.org yayına girmiştir. Zaten uzun süredir site hazır haldeydi ve açılmayı, daha doğrusu en azından açılış için yeterli sayıda yazının gelmesini bekliyordu. Ama olmadı; herkes işinin gücünün peşinde tabi, zor oluyor…
Neyse, biz elimizdeki kadarı ile siteyi açalım artık da gerisi yavaş yavaş gelir…
Kısaca içerikten de söz edeyim: aslında pek genişiz bu konuda. Genelde kültür-sanat haberleri ağırlıklı düşündük. Ama yazarların katılımı ve bakış açıları çerçevesinde genişlemekte bir beis görmüyoruz tabi. Bu durumda yakın zamanda güncel veyahut spor haberleri veya hikayelere, hatta bloglara rastlarsanız pek şaşırmayın derim.
Şimdiden tüm yazarlara ve katılımcılara teşekkürler, keyifli okumalar.
Not: Sitenin bir takım teknik aksaklıklar mevcut, evet. Ama onlar da en kısa sürede hallolacaktır muhtemelen.
Sarkis: Site Sergisi
“İstanbul Modern’in sergi salonlarını kendi geçmişinin izleri ile dolu, ucu bucağı olmayan bir kent olarak inşa eden sanatçı, sergi için çağırdığı çalışmalarında bir kentin olası mekân, figür ve olgularını bir araya getiriyor. Sokakta karşılaşılan insanlar-evsizler, sürekli inşa halinde olan mekânlar, gündelik hikâyelerin kahramanları, işitilen sesler ve duyulan kokular, duvarlardaki sloganlar, kamusal sorunlar gibi, bir şehri ayakta tutan tüm enstrümanları kendi sanatının önemli evreleri ile iç içe örüyor.”

Pek çoğunuz sağda solda afişlerine, tanıtımlarına ya da reklamlarına denk gelmişsinizdir. 11 Eylül 2009′da İstanbul Modern’de açılan Sarkis’in “Site” isimli sergisi elbette mevzu bahis. 1938 İstanbul doğumlu, Mimar Sinan mezunu sanatçının 10 Ocak 2010′a kadar devam edecek olan sergisi son derece keyifli. Serginin kuratörlüğünü “Levent Çalıkoğlu” yapıyor.
İçerik de oldukça geniş. Aynalar, resimler, heykeller, fotoğraflar ve hemen her köşede görebileceğiniz Sarkis’in portre fotoğrafı. Dikkatli olun; çünkü siz Sarkis’in işlerini izlerken, sizi de izleyen bir Sarkis olacak.
Ayrıca serginin çıkışında göreceğniz ıvır zıvır masası sizi şaşırtmasın. Sergiyi ziyaret edenlerin bıraktıkları (vesikalık fotoğraflar, anahtarlıklar,sakız kutuları, vs vs) hala masadan taşmadıysa, siz de kendinizden bir şey bırakabilirsiniz.